Ortadoğu üzerine

Yayınlanma tarihi: 27 Haziran 2014 – Yeni Özgür Politika (internet sitesi arşivine erişim bulunmamaktadır)

Afrika 90’lı yılların ve 2000’lerin ilk yıllarının tamamını savaşla geçirdi.

Dünya Bankası ve IMF’nin neoliberalleşme siyasetlerini ilk ve en vahşi şekilde uyguladıkları ülkeler Afrika’daydı. Bu siyasetler sonucunda devletler sosyal özelliklerini tasfiye etmiş böylelikle de zayıflamış ve meşruiyetini yitirmişti. Egemenliklerini ve devletlik vasıflarının önemli bir kısmını, doğal kaynakların çevresinde kümelenmiş irili ufaklı çetelere terk etmişti. Yani devletin zayıflaması “devletliliği” demokratikleştirmiş, böylece her yerde sürekli şiddet, zulüm ve kontrol üzerinden “devletlilik” icra eden onlarca aktör türemişti. İdeoloji için değil, hakimiyet alanlarını genişletmek için savaşıyorlardı.

Çok büyük katliamlar yapıyor, özellikle kadınların yaşamını cehenneme çeviriyorlardı. Erkek olmanın yeniden tanımlandığı, şiddet, düşmanlık, taraftarlık ve erkekliğin birebir örtüştüğü  zamanlardı.

Savaş kimi zaman, kolonyel devirde etnik gruplara ayrılarak yönetilmiş ve etnik kimliğe göre güç dağıtılmış grupların birbirlerine kinlenerek uyguladıkları büyük soykırımlara da sahne oldu. Rwanda gibi mesela.

Gene aynı dönemde işsiz kalmış, eksi Sovyet pilotlarının kullandığı uçaklar Afrika’ya yardım adı altında silah götürüyor, Avrupa’ya altın ve elmas getiriyordu.

Sonra bu savaş özellikle Avrupa için, Çin için, Rusya için yeterince karlı olmamaya başladı. Yıkılan yerlerin tamiri, yani bu sefer bir çeşit barış ekonomisi daha cazip geldi.

Elbette Afrika halklarının, kadınlarının ve erkeklerinin kurduğu onlarca Afrika kongresi, büyük bedel ödeyerek geliştirdikleri barışma yöntemleri de bu dönemin şiddetinin bir nebze olsun geriletilmesinde rol oynadı.

Ortadoğu da benzer bir tarihsel izlek içinde.

Bir de burada kadim düşmanlıklar var. Ancak bu kadim düşmanlıklar olan biteni açıklamakta yetersiz kalıyor. Unutmamak gerekir ki bu kadim düşmanlıkları uyandıran ve sabitleyen, İngiltere, Fransa, Amerika tarafından Lübnanlaştırıcı politik düzenlerin her bir yere dayatılması. Batı dünyasının belki de en bütük kapastesi Afrika’da kabileleştirme ve etnikleştirme siyasetinin bir benzerini burada da uygulaması. Böylelikle Ortadoğu’yu okumak için kullandığı kendi kategorilerini bir süre sonra gündelik hayatın gerçeği yapma kapasiteleri.

İşte tüm bunların ışığında 11 Eylül’de tüm enerjisini ve aklını batı düşmanlığına yatırmış bir örgütün hangi safhada devletleşme ve bölgesel bir iktidar biriktirme hırsına kapıldığını merak etmemek elde değil.

Sonra hangi erkeklik biçimlerinin hangi araçlarla kışkırtılarak böylesi geniş bir Şii düşmanı taban yaratıldı? 11 Eylül’ü mümkün kılan, yıllarca planlayan, uçak kullanan, okul okuyan intihar bombacılarından, Şii kafası kesen militanlar nasıl çıktı?

İsrail-Filistin meselesinin pasifize edilmesi de bu bağlamın önemli bir parçası.

Bir de tabi sınıfsal bir değişimden bahsediyoruz. Bu sınıfsal değişimin bir sosyolojisi var elbette. O kısmı bizi çok yakından ilgilendiriyor. Yani cihadın taşıyıcıları, bu yeni tür erkekliğe taliplerin enternasyonel bir emekçi sınıf olduğu gerçeği.

Selahattin Demirtaş geçen gün bir televizyon programında çok önemli bir gerçeği dile getirdi. Bugün Ortadoğu’nun Tayyip Erdoğan’ın geleceğini düşünmekten çok daha önemli sorunları var.

İslam kelime anlamı itibarıyla barış yapan demekmiş. Bakalım Ortadoğu barışı görebilecek mi? Ve nasıl bir barış görecek?

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir