Sıla bazen kimliksiz bırakıyor

Yayınlanma tarihi:14 Aralık 2018– Yeni Özgür Politika (internet sitesi arşivine erişim bulunmamaktadır)

İSMET KAYHAN

Savaşa karşı barışı savunmanın, hukuki ve siyasi boyutlarından önce, ahlaki bir değer olduğunu düşünen binlerce akademisyenin işine son verildi, yaşam alanları daraltıldı, kentinden, ‘evinden’ oldular. Ancak hiçbir zaman mağduriyet dilini tasvip etmediler. Aksine isyankar olduklarını mahkemelerde, kaleme aldıkları metinlerde yüksek sesle haykırdılar.

‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisi bir isyan metniydi. Barış isteyen aydınlar, akademisyenler devletten ilk kez hesap soruyorlardı. Nazan Üstündağ’a göre üniversitenin Kürdistan’a duyduğu merakın da ‘Barış Bildirisi’ne denk gelmesi Türk devleti için katlanılamaz bir şeydi.

‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza atan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ Türkiye’yi terk eden akademisyenlerden biri. Şimdi Berlin’de. Mücadelesini, direnişini burada sürdürüyor. Sürgün, yersiz, ‘ev’siz olarak kendisini tanımlıyor. Neden Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığını ise, ‘’Radikal, özerk ve özgürlükçü düşünce ve eylem üretmek üzerinden tanımlıyorum var oluşumu. Oysa Türkiye’de bu çeşit düşüncenin ve eylemin üretilme koşullarının ortadan kalktı” diyor. Nazan Üstündağ ile sürgünlüğü, evsizliği ve yeni mültecileri konuştuk.

 

Türkiye dışında olmanızı nasıl tanımlıyor ve izah ediyorsunuz? Neden Türkiye’yi terk ettiniz?

Benim için en baştan beri Türkiye dışında olmak Türkiye içinde layıkıyla sürdüremeyeceğimi düşündüğüm mücadeleye başka araçlarla devam etmek anlamına geldi. Neden Türkiye içinde sürdüremeyecektim? Çünkü benim kapitalizme, patriarkaya ve iktidarlaşmaya karşı mücadele içinde kendimi tanımladığım alan, öncelikli olarak entelektüel alan. Bu alanda mümkün olduğu kadar radikal, özerk ve özgürlükçü düşünce ve eylem üretmek üzerinden tanımlıyorum var oluşumu. Oysa Türkiye’de bu çeşit düşüncenin ve eylemin üretilme koşullarının ortadan kalktığı bir dönemden geçiyoruz. Yanlış anlaşılmasın. Türkiye içinde şu an çok önemli, muhalif, direngen, ve yaratıcı düşünce üreten insanlar ve kolektifler var ve etkin bir mücadele sürdürüyorlar. Ancak benim kendimi neferi olarak tariflediğim düşünce biçimi ve mücadele hattı öylesine kriminalize edilmiş durumda ve meşruiyeti öylesine ortadan kalkmış durumda ki – burada örneğin devlet karşıtı konfederalist, feminist, komünist düşünceyi ve eylemi kastediyorum- bu bakış açısını ifade etmenin zeminini kurmak ve pratiğini geliştirmek neredeyse imkansız.

Kapitalizmin, patriarkanın, ulus devletin kurumlarını eleştirmek ve yıkmak üzerine geliştirilmiş feminist bir tahayyülün peşinde koşarken muhalefetin birdenbire kurumlara sahip çıkmak, onları restore etmek yerine sıkıştırıldığı bir alanda bulunmamayı tercih ediyorum diyelim. Türkiye dışında ise akademide, kadın hareketinde, medyada, elbette ki ancak ve ancak bunların çeperlerinde, bu şekilde var olmak hala henüz mümkün. Bu anlamıyla belli bir düşünce ve pratik sürgünleştirildi ve ben onun peşinden gittim. Bu düşünce Avrupa’da da sürgün. Sadece Türkiye’ye nazaran değil, Avrupa’ya nazaran da sürgün. Ama burada şimdilik bu düşünce ve pratikleri üretecek ve yeniden üretecek bir kolektif zemin, en azından kadın hareketinin çeperlerinde, ideolojik üretimin daha da çeperlerinde yaratılabiliyor. Yaratma çabasında olanlar cezaevlerinde değil, haklarında mahkemeler ve soruşturmalar devam etmiyor, evlerinin önünde polis beklemiyor, ofisleri basılmıyor vs. Burada zaten daha o düşüncenin neferi olmadan çok çeşitli neo-liberal politikalarla emiliyorsunuz. O ayrı. Biz şimdilik “sürgünler,” “yersizler” olarak o politikaların da dışındayız.

 

Kürdistan’da kentler, insanların yaşadıkları evler yıkıldı, yerlerinden edildi. Bu süreç hala sürüyor. Türkiye’de ise kent merkezlerinde yoksullar kent dışına, evlerinden sürgün edildi, insanın artık kendini evinde hissetmemesi nasıl bir sürgünlük?

Kişi kapitalist modernite içinde etik olarak “artık” değil hiç bir zaman kendini tam evinde hissetmemelidir. En azından düşünsel olarak dahi olsa bundan kaçınmalıdır. Aklının evi ile bedenin evi, rüyaları ile gerçekliği, haz ve arzu; çelişmelidir, kendi içinde diyalektiği hayatta tutmalı, kendini kendinden sürgün etmelidir. Özgürlük ve muhaliflik bunu gerektirir. Kadınca duruş -ki kadınlar en evlerinde olduklarında dahi erkek evinde oldukları, erkek dilini mesken tutmak zorunda oldukları için her zaman biraz sürgündür- bunu gerektirir. Ancak tabi ki bugünün Türkiye’sinde durum daha da keskin. 2013-2015 arasında biz barış isteyenler, muhalifler, kadınlar vs. için Türkiye ve Bakur süreç sebebiyle daha önce hiç olmadığı kadar “ev-leşmişti.” Bir yandan ise aynı anda, mekansal dönüşümler, kapitalizmin ve devlet modernitesinin, AKP estetiğinin ve metalaşmanın; mahalleleri, denizleri, nehirleri, dağları, bayırları, sokakları ve parkları ele geçirerek herkesi hafızasızlaştırdığı, evsizleştirildiği bir dönem de yaşadık. Ancak 2016’dan itibaren sürecin de bitmesiyle tam bir evinde-evsizleştirme ile karşı karşıya kaldık. Şimdi açıkçası bu şartlar altında, Türkiye’ye bakınca neyi özleyeceğini dahi bilmiyor insan. Özledikleri de sürekli gasp ediliyor, tarumar ediliyor bir yandan çünkü. Türkiye’de yaşayanlar da sürgünde hissediyor. Bir konferansta bir barış akademisyeninin dediği gibi Türklerin en büyük ayrıcalıkları olan ve Türk dışında herkesi misafir, göçmen, kapıkulu vs. muamelesine tabi Türkçe bile kelimelerin anlamları tüketilerek ev olmaktan çıkartılıyor, “saray”-laştırılıyor.

Bir sürgün güzellemesi, Türkiye kötülemesi yapmıyorum hiç bir şekilde yanlış anlaşılmasını istemem. İnsan direngenliği içinde sürekli sürgünleşme ve evleşme diyalektiği içinde gidip gelen bir varlık. Türkiye’de bu dinamik çalışmaya devam ediyor şu anda: Mesela son seçimler döneminde tüm dünyanın tanık olduğu gibi tüm dışlananların meydanları ve sokakları evleştirdiğini gördük. Ya da her hafta Çağlayan’da yaşanan mahkemelerdeki dayanışmayı gördüğümüzde o görüntünün ev-cilliği büyülü ve büyük bir özlem çağırıyor. Bizler de burada evleş-meye çalışıyoruz başka açılardan. Kurumların marjinlerinde vs.

Laf lafı açıyor. Bir ek olarak şunu da söylemek lazım. Kemalist Türkiye mesela dindarları kamusal alanlarından sürgün etti ama evlerinin içinde, sokaklarında onları sürgün etmemişti. O yüzden şu an olanı bir eşitlenme, bir öç, filan gibi görme bahanesine de kimse sığınmamalı. Çünkü evin içinde evsizleştirme olayı var. Ve bu kapitalizm, devlet ve patriarkanın hem ideolojik dönüşümü hem de kapasitesinin artışı ile ilgili.

 

12 Mart ve 12 Eylül sürecinde örgütlü sol, sosyalistler 90’larda köyleri yakılan Kürtler Avrupa’ya siyasi sığınma talebinde bulundu. Ama şimdi gazeteciler, yazarlar, akademisyenler Avrupa’ya geliyor. Son göç hareketinin farkı nedir?

Türkiye bağlamında ev ve sürgün denilince daha da geriye gitmek lazım. Herhalde binlerce yıl öncesine giden yer değiştirmelerden de bahsetmek gerek ama ben geçen yüzyılın başıyla başlayayım. Ermeni soykırımını düşünecek olursak Türkiye Cumhuriyeti aslında ev mezarlıklarının üzerine inşa olmuş bir rejim. Herkes başkasının evinde oturuyor. Sürekli kendine o gasp ettiği evin kendinin olduğunu kanıtlamaya çalışarak gasp öncesinin izlerini silmeye çalışıyor. O izleri hayaletli bir ev gibi kabus şeklinde yaşıyor. AKP rejimi de unutmayalım ki kentsel dönüşüm, TOKİ’leşme vs. üzerinden köyden kente göç edenlerin göç hafızasını, kente tutunma mücadelesine dair anılarını yok ederek, gecekonduların, apartkonduların üzerine siteler inşa ederek bugünlere geldi. Şimdi ise ev gaspı yetmiyor saraylaşıp yutma süreci başladı.

Peki evinden atılanlara n’oluyor? 70’ler, 80’ler, 90’lar döneminde göçün önemli bir kaynağı ekonomik. Ekonomik göç yaşayanlar için Türkiye geride bırakılmış bir ev. Zorla göç edenler, sürgüne gidenler için ise her sürgün aslında geri de bırakılanın bir imha sürecine tabi olmasına eşlik ediyor. 80 darbesinden sonraki göç, 90’larda köy yakmalarının, baskının ardından yaşanan göç, şimdi olan, hepsinde vatan olarak duyuda ve hafızada ne taşıyorsanız onu, sadece yer değiştirdiğiniz için değil yok edildiği için kaybediyorsunuz.

Yine de bugün bir fark var. Bugün bir çok kişi için fantezi de var olan bir vatan bile yok. Yani 80’ler ve 90’lar göçünde devletin ötesinde, devletin değmediği köşe bucakta, görünmeyen bir içsel alanda, insanın vatan toprağını paylaştığını hayal edebildiği, benzer hazları olduğunu düşlediği bir topluma özlem var ve bu özlem vatan duygusunu yeniden üretebiliyor. Ama bugün tüm dünyada vatanlar yarıdan kesilmiş, halk halka düşman bir iç savaş dinamiği içindeyiz. Bunun ne gibi aidiyetler yaratacağını göreceğiz sanırım.

 

TUİK’in 2017 verilerine göre 253 bin 640 kişi Türkiye’den göç etti. Göç eden nüfusun yüzde 42,2’si 25-34 yaş grubundan… Peki gençler neden göç ediyor? Türk devleti mi ülkeyi boşaltıyor?

Ben üniversitede hoca iken okula gelen öğrencilerden özellikle muhalif olan ama bir yandan da hemen işe atılmama lüksü olan ya da bunu göze alabilen öğrencilerin çoğu akademide kalmak isterdi. Çünkü kendilerini asla piyasada, 8-5 işlerde vs. göremiyorlardı. Akademide üretilen düşünce onları evde hissettiriyordu. Bunu mesela çeşitli örgütlere katılanlar için de söylemek mümkün. Gençler yabancılaşmaya karşı komün özlemi içinde katılabiliyor bambaşka ideolojilere sahip birçok siyasi örgüte. Türkiye’de bu anlamıyla akademi bir ev olmaktan büyük oranda çıkartıldı. Gençler kendilerine başka evler arıyorlar. Üstelik hem gençlerin mücadele ile kazandıkları hem de –çeşitli güç dağılımlarının gençlerin enerjisi emmek açısından işine geldiği için- büyüyen gri alanlar var. Ne iş, ne okul… Ne ev, ne sokak… Ne siyaset, ne siyaset dışı… Ne hane, ne bekarlık vs. şekline uzatabileceğimiz sınır alanları. Türkiye’de bu gri alanlar çoktu ve içinden bir çok şahane, uyumsuz, iz bırakan özneler çıktı. Şimdi bu alanlar daraldıkça, gençler kendilerini başka yerlere atıyor. Ve o gri alanların uluslararası vakıflar, burslar, sömürü düzenleri vs. tarafından işe yarar kılındıkları yerlerde ikamet ediyorlar.

 

Sizce muhalefet yurtdışına mı taşındı? Yeni ‘diaspora’nın muhalefet yürütmek için bir cabası, örgütlenme durumu var mı?

Muhalefet dışarıya taşındı demek mümkün olmaz çünkü Türkiye’de hala bir çok alanda muhalifler mücadelelerini sürdürüyorlar.

Yurt dışındaki diasporadaki gazeteciler, sanatçılar ve akademisyenlerle ilgili konuşacak olursam: Unutmayalım ki bu insanlar Türkiye’de ideolojik ve kültürel bir mücadele veriyorlardı. Verdikleri mücadeleyi uzun yıllardır bellek çalışmalarıyla, eşitsizliği ifşa edecek bilgi üreterek, duyulmayan hikayeleri toplayarak ve yaygınlaştırarak, kültürel alan ile siyasi alan arasındaki sınırları kaldırarak yaptılar. Şimdi bu insanların diasporaya gidince birdenbire topyekün siyasi bir mücadeleye girişmeleri fıtratları sebebiyle mümkün değil yani. 80 ve 90’daki göçlerden de de farklı olacaktır örgütlenmeleri, çünkü hem deneyimleri, hem becerileri hem de profilleri farklı. İlişki ağları farklı. Olanakları farklı. Hatta entegrasyon biçimleri bile farklı. Bir çoğu iltica etmiyor mesela.

 

Türkiye’de akademi hem savaşa karşı net bir tutum takındı hem de Kürt Hareketi’yle de ilk kez yakın bir temas kurdu. Devleti ne endişelendirdi? 

Sanırım bütün bunlar var. Demin de dediğim gibi akademi Türkiye’de, aslında dünyada olduğu gibi, son on, yirmi yıldır genellikle kapitalist modernite yaşam döngüsüne girmek istemeyen, 8-5 çalışmak istemeyen, hayatının tamamının metalaşmasına karşı durmak, düşünmek ve eylemeyi aynı anda yapmak isteyenlerin, siyasi bilincini üniversitede kazanmış ya da burada pekiştirmiş ve üniversitede kazandığı merakın, dayanışma ve tanışıklıkların peşinden gitmek isteyenlerin mesken tuttuğu bir yer. Bu anlamıyla zaten yani evinde evsiz olanların yeri biraz. Buradaki kültür ile Kürt hareketi son bir kaç yıldır ise bir buluşma yaşadı. Bu hem hareketin içinde olanların özel çabası ile oldu. Hem de Öcalan’ın Kürt özgürlük ideolojisi ve pratiğini akademi içinde üretilen bilgi ile birleştiren atılımı ve bu atılımın sonucunda yerelde akademik bilgiye duyulan merak ile üniversitenin Kürdistan’a duyduğu merakın denk gelmesi ile oldu. Çok fazla arkadaşlık, tanışıklık gelişti. Marksist, feminist, liberal vs. akademisyenler Kürdistan’da ilk kez ciddiye alındıkları bir üst siyasi ortamla karşılaştılar. Bir halka ve onun mücadelesine tanıklık ettiler. Ve şehir savaşları ve sonrasındaki devlet şiddeti ve felaket sırasında da tanıklık haklarını kullandılar.

Devlete hesap sordular. Bu katlanılamaz bir şey Türkiye devleti için. Hatta kanımca özellikle bu tür kolektif kotarılan, güçlü bir yerde durarak şefkat istemeden, hak talep ederek hesap soran, ötekileştirilmeye çalışılan ve yok sayılana tanıklık eden vatandaşlık halleri tüm dünyada katlanılamaz ilan edilmiş durumda. Bu vatandaşlık biçimi imha edildi. Kürtlerin bu kez izole kalmaması, yalnız kalmaması, devletin söylediklerine hakikatin hançerinin saplanması hepsi sorundu devlet için. Nitekim büyüdü de. Bir çok grup metin yayınladı. Ama bu noktada muhalif siyaset buna bir cevap vermeliydi belki. Muhakkak ki bir fırsattı.

Erdoğan ise akademisyenlerden kurtularak aynı zamanda üniversitelerde uzun yıllardır direndiğimiz yapısal değişimi de gerçekleştirmenin fırsatını yarattı. Çok ilginçtir ki çok benzer şeyler Polonya’da, Macaristan’da, Hindistan’da da yaşanıyor.

 

Bir zamanlar ‘İnsanın vatanı neresi?’ diye yazmıştınız. Peki sizin vatanınız neresi?

İnsanın vatanı acıdığı yer. Onu kastetmiştim o zaman. Soma’yı, Kobanê’yi vatan olarak yaşamaktan bahsetmiştim. Son bir kaç senede hem büyük felaketlerle, hem de ince ince yok edilen bir çok vatanıma tanıklık ettim. Cizre bunlardan biri. Bir diğeri bir çok muhalif öğrenci ve hoca ile birlikte ev haline getirdiğimiz üniversite. Nejat ve onun hep açık tuttuğu ideolojik ve eylemsel kapı. Her zaman herkese açık olmuş ve nice insanların gelip geçmiş olduğu apartman dairem.

Şimdi kesin ve yoğun olarak hala acıyan annem ve babam var. Onlar vatanım belki…

 

 

 

Kadınların vatanı

Gerek antropolog Şenay Özden’in Suriyeli göçmenler ile yaptığı mülakatlara gerekse kendimin 2000’li yılların başlarında zorla yerinden edilmiş Kürt kadınlarıyla yaptığım çalışmalara dayanarak şunu söyleyebilirim ki, bir çok olgu gibi göç, sürgün, yerinden edilme son derece cinsiyetlenmiş süreçler ve erkekler ve kadınlar tarafından farklı deneyimleniyorlar. Ancak bu kadınlar bu süreci illa ki daha kötü deneyimliyorlar demek değil. Mesela kadınların onlar üstünde çok çeşitli baskılar yapan yakın çevreden kurtulması ve erkeklerin de göç sonucunda iktidarını kaybetmesi veya girdikleri yeni iş piyasalarında ve dayanışma ağlarında kullanabilecekleri becerilerinin olmaması bir eşitlenme de yaratabiliyor. Ayrıca daha önceden de dediğim gibi kadınlar “ev” denilen yerde erkek egemenliği sebebiyle kendilerini evde değil sürgünde hissediyor olabiliyor çoğu zaman. Ondan dolayı onların kaybı erkekler kadar büyük olmayabiliyor.

Kadınların vatanı bir mekandan ziyade bir dil, beden, duygu olabiliyor. Yani hep yanında taşınılabilecek bir şey. Konu çok derin, çetrefil, tarihsel. Şunu demek istiyorum kendini bir yerde evde hissedenler, vatan sahipleri, toprak sahipleri muhakkak ki daha bir “düşüyor” sılada. Ama bir şeylere “sıla” hissi duymak herkese mahsus bir duygu. İster çocukluğa olsun, ister bir kokuya, ister bir mekana, ister henüz gerçekleşmemiş bir ihtimale. Sıla bazen insanları dilsiz, kimliksiz bırakıyor; bazense insan tam da gurbetteyken evrensel hallere tercüme olacak bir ses buluyor, ses oluyor.

 

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir