Gezi Parkı Direnişi ve Türklük

Yayınlanma tarihi: 21 Haziran 2013 –Yeni Özgür Politika (internet sitesi arşivine erişim bulunmamaktadır)

Bir aydır süren Gezi Parkı Direnişleri boyunca çevremde belki de en fazla duyduğum şey “umudun” uzun yıllardan beri ilk kez tekrar yeşerdiğine dair. Birçok kişi bu olanları tariflerken “aşık olmak gibi” ifadesini kullanıyor. Kimileri ise hayretler içinde “yahu bu memleketi yeniden sever miyim” diye soruyor. Kendi adıma, son on yıldır, özellikle ise son bir buçuk yıldır yaşadıklarımdan sonra, asla olmaz dediğimin olma ihtimalini düşünüyorum ve “Türklüğün” bir devletin değil bir halkın ismi olma ihtimali ile karşılaşıyorum.

Son bir kaç yıldır Türkiye’de kendini radikal demokrat ya da devrimci olarak tanımlayan “Türk” kesimleri için,  Türklük taşınılması, rıza gösterilmesi imkansız bir kimlik haline gelmişti. Elbette ki “Türk” Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri her zaman önce bir iktidarın, bir devletin adıydı. Ama AKP ile birlikte ve Osmanlılığa referansla, doyulmaz bir emperyalist ve kolonyalist haz kaynağı olmadan önce ve hiç bir utanması sakınması olmaksızın kendini dünyanın merkezine oturtmadan önce, “Türk” bazı bazı devletlilikten sıyrılıp, bir halkın adı da olabiliyordu. 2000’lerden önce “Türk” sürekli korunması, iktidarın tarafını tutması, iktidara benzeşmesi gereken bir şey olmaktan kimi zaman kurtulabiliyor, Türklükle ilgili anlattığımız komik, melodramatik, nostaljik hikayelerde devletten bağımsızlaşarak bir kültürel kimlik halini alabiliyordu. Şehire, teknolojiye tam adapte olamayıp, komikliklere vesile olan, köylü, mağdur, gariban, kurnaz, gibi sıfatlarla tariflenebilecek, iktidara eklemlenmiş ancak iktidardan farklı bir yeri işgal edebiliyordu. “Türk’ün” hikayeleri bizi güldürebiliyor, sevindirebiliyor, ağlatabiliyordu; romanlaştırılabiliyordu. Bir diğer deyişle yakın bir zamana kadar Türklüğün devletten başka bir şey olabileceğine dair umudumuz vardı. Artık hiç kalmamıştı. Yakın bir zamanda verdiğim bir mülakatta barışı niye istediğim sorulduğunda nihayetinde dilini konuştuğum, kimi alışkanlıklarını ve etnik ismimi paylaştığım Türkler’in yüzüne bakabilmek için demiştim. Gezi Parkı Direnişi çok uzun yıllardır ilk kez Türklere bakmamı sağladı. Şaşkınlıkla fark ettim ki onlardan da mutlu olmayanlar varmış.

***

Gezi Parkı Direnişi’nin AKP iktidarına dair bir başkaldırı olduğu muhakkak. Daha önce Özgür Gündem’de yazdığım yazıda Gezi Parkı Direnişi’nin meydana geldiği günün bizi hiç şaşırtmaması gerektiğinden bahsetmiştim. Ayrıca direnişin kendiliğinden bir halk hareketi olduğu tespitine katılmakla beraber, oluşumunda örgütlü kesimlerin oynadığı rolden de söz etmiştim. Şöyle ki: Türkiye’de son iki yıldır birçok farklı toplumsal kesim ayaktaydı, hareketliydi. Kış boyunca metropollerin tamamında öğrenciler huzursuzdu, ODTÜ ayaklanmasının deneyimi ve izleri henüz sürüyordu. Suriye meselesi ile ilgili olarak devletten ve iktidardan açıkça şikayet eden Aleviler, 3. Köprünün isminin Yavuz Sultan Selim olmasını kendilerine yapılmış açık bir tehdit olarak algılamışlardı. Başbakan’ın hemen her fırsatta karıştığı, nesneleştirdiği kadınlar öfkeliydi, örgütlüydü. LGBT bireyleri park eylemlerinden bir hafta önce meclis içinde gene iktidar tarafından açıkça aşağılanmıştı. Üstelik de tam da özellikle Can Candan’ın yaptığı “Benim Çocuğum” belgeseli İstanbul’un hemen her muhalif ortamında izlenmiş ve LGBT bireylerinin direngenlikleri ve direnişçilikleri ile Türkiye muhalif ortamlarında kazandıkları saygınlığa, görünürlük de eklemişken.

Bunun yanı sıra Kürtlerle hareket eden demokrat ve devrimci kesimler de uzun zamandır hareketliydi, Roboskî’den beridir Kürtler ve Türk devrimciler arasındaki ilişki eskisinden de fazla derinleşmişti ve yeni dönemde barış sürecinin toplumsallaşması adına toplantılar, tartışmalar ve konferanslar yayılarak devam ediyordu.

İstanbul, birçok kereler belirtildiği gibi AKP iktidarı tarafından yeniden fethediliyordu. Emek Sineması, Havaalanı, Üçüncü Köprü, Haydarpaşa Garı derken bildiğimiz, İstanbul’u İstanbul yapan herşey elimizden yitip gidiyor, kentsel dönüşüm herkesi yerinden ediyordu. Şehir baştan başa temize çekiliyor, günahlarından arındırılıyor, hafızasından koparılıyordu. Üstelik AKP artık 2023’den de ileriye gitmiş 2071’den bahsetmeye başlamıştı. Kimse geleceğinin tek bir ihtimale indirgenmesine tahammül edemez. İşe Gezi Parkı Direnişi böyle bir bağlamda büyük bir enerji ve öfke ile patlak verdi. Kapanmış bir geleceği, yeni ihtimallere açmak için.

Elbette açlık grevleri ile 1 Mayıs ile öğrenci eylemleri ve hatta futbol maçları ile gittikçe daha fazla şehrin parçası haline gelmiş olan polis şiddetine tepkinin de direnişin oluşmasında oynadığı rolü hiçe saymamak gerek.

Özetle, Gezi Parkı Direnişi’nin tek bir sebebi yok, tek başına AKP’ye karşı olduğu da söylenemez, Gezi Parkı Direnişi uzun zamandan beri farklı yerlerde irili ufaklı örgütlenen, direnen kesimlerin birlikte hareketlenmelerinin, diğer kesimlere de huzursuzluklarını ifade edecek bir imkan ve vizyon sağlaması ile mümkün oldu. Hem Gezi Parkı ile ilgiliydi, hem değildi.

***

Bunlar yine de yüzeydeki sebepler. Daha derine inmek için Gezi Parkı Direnişi’nde ifade edilenlere, park ve meydan alındıktan sonra olanlara bakmak gerek.

Meydan ve park alındıktan sonra olanlara mesafe ile ve duygudan arınık olarak bakmak oldukça zor. Herşeyden önce şunu belirtmek gerekir ki devletsiz bir alanda yaşamanın saf sevinci bugünün gençliğinin deyimi ile söylemek gerekirse ciddi “kafa yapıyor”. Barikatlarda duran gençler, parkta duran örgütlüler ve çevreciler, parka ve meydana kimi zaman sadece turistik amaçla gelenler de dahil olmak üzere, herkesin üzerinde olan o saf mutluluğu, saf sevinci unutmak mümkün değil. O dönemde ve sonrasında tanıdığımız, tanımadığımız birçok insan birbirine dokunmanın, bakmanın, birbirini dinlemenin, birbiri ile olmanın eşsizliğinden bahsetti. Bir arkadaşımın dediği gibi, evet biz bu devletten çekiyorduk ama şaşkınlıkla gördük ki hepimiz için demokrasi istiyoruz derken, kastettiğimizden de fazla haklıymışız. Meğer herkes çekiyormuş.

Türkiye’de son on yılda gerçekleşen büyük neoliberal dönüşüm, halkın çok da fazla tepkisini çekmedi. Ne sağlıkta dönüşüm, ne eğitim sisteminin değişimi, ne özelleşme, ne de kentsel dönüşüm doğrudan muhattapları dışında bir direniş örgütleyemedi. Ancak bütün bunların hızla ve topyekün gerçekleşmesinin toplumsal alanda, ahlaki ve estetik boyutlarda yarattığı tahribat Gezi Parkı Direnişi ile birlikte ortaya çıktı. Kamusal alanların tamamının insansızlaştırılması, insanların sitelere kapatılarak birbirleri ile ilişkilerinin sterilleşmesi, özelleşmiş okullar, hastaneler, sokakta polis ve sitede özel güvenlik eliyle toplumsal sınıfların ve kesimlerin iletişiminin engellenmesi, topluma çeşitli mazeretlerle sürekli düşmanlık aşılanması, iş yerlerinin işçi sınıfları söz konusu olduğunda atölyeleşmesi, üst sınıflar söz konusu olduğunda plazalaşması ancak her iki durumda da mekan ve zaman örgütlenmeleri ile sömürünün arttırılması; tüm bunlar insanları yalnızlaştırmış, yabancılaştırmıştı. Gezi Parkı’nın ve Taksim Meydanı’nın “devletsiz alanında” insanlar herşeyden önce birbirleri ile hasret giderdi. Ten tene, göz göze değdi. İnsanlar birbirini sevdi.

Öte yandan bizim tahminimizin aksine ve gelecek hakkında bir şey vaad etmeksizin, meğer son bir kaç yıldır verilen Kürt Özgürlük Mücadelesinin de Türkler üzerinde kimi sonuçları olmuş. Egemen medyaya sızan haberler, görüntüler, hisler ve isyanlar bir yandan; bir yandan sosyal medayada paylaşılanlar, sosyal medyada kurulan arkadaşlıklar Türkiye kamu hayatını belirleyen ikiliklerin kısmen de olsa aşılmasını sağlamış. Nitekim Gezi Parkı’nda ve meydanda insanların en fazla direndiği konu bu ikiliklerin içine hapsedilmekti. Meydanda kimse bildiğimiz şekliyle Türk, laik ya da dindar değildi. Birçok kişinin temsiliyete karşı çıkışı, apolitik olmasından değil, temsiliyetin kategorilerine hapsolma korkusundan kaynaklanıyordu. “Barikat gençliğinden” bir arkadaş bunu anlatmaya çalışırken bir süre daha sosyal medya “kafasıyla” iş yapmak istediklerini söyledi. Yani yaşamın kendi içinde de “like” ederek, “retweet” ederek. Birdenbire üstelerine büyük söylemler ve kategorilerin kapanmasına izin vermeksizin. Şimdilik tam bir açıklığa ve radikalliğe bağlılıkla. Devletsiz bir alanda birbirine bakarak, dışlamaksızın tanıyarak.

Örgütsüz halk hareketleri çok kısa zamanda kendi reflekslerine geri döner. İlk zamanlarda ortaya çıkan bayrakları, sloganları ve marşları bu bağlamda anlamak gerek. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi Gezi Parkı Direnişi tamamen de örgütsüz değildi. Bu kadar yıldır Türkiye’de ortaya çıkmış irili ufaklı çoklu çoğul örgütlerin ve marjinallerin yanı başında ve onların örgütlendiği ve eylediği Taksim alanında gerçekleşti. O yüzden de ortaya çıkardığı kolektif akıl kendi refleksleri ile de hızla mücadele etti. “Hepimiz Mustafa Kemal’in askeriyiz” dendiğinde “Kimsenin askeri değiliz” “Ölmiycez, öldürmiycez” diye sloganlar atıldı, “Hepimiz Mustafa Keser’in askeriyiz” yazılandı. Türk bayraklılar, Öcalan bayrakları altında halaya davet edildi. Duvarlara yazılmış küfürler feministler tarafından silindi.

Cemre Baytok’un BİANET’te çıkan yazısında söylediği gibi bu karşılaşma ve dönüşme alanları sancısız gerçekleşmedi. Zordu, mücadele gerekti. Ağzı küfür dolu futbol taraftarlarıyla, LGBT’lilerin, Kemalistlerle Müslümanların, Kürtlerle ulusalcıların arasında her gün yeniden oluşan, yeniden mücadele edilen tansiyonlar vardı. Ancak devlet olmadığı ölçüde bu gerilimler sivil ve yaşanır kaldı. Yormadı, ayaklandırdı. Her alan bir müzakere alanıydı ve örgütlüler ve yıllardır örgütlerin çeperine konumlanmış bağımsızlar, arabuluculuk konusunda kahramanca davrandı.

***

Tüm bunlar söz konusu olduğunda AKP’nin Cumartesi Pazar mitinglerine “milli irade” ismini vermesi, alanda bulunanları millet olarak tanımlaması ve parktakilerin kendini halk olarak ifade etmesinin de rastlantı olmadığının altını çizmek gerekir.

AKP’nin yarattığı muhafazakar neoliberal Türkiye’nin belki de en önemli özelliği kamusal alanları ve bu alanlarda yaşanabilecek beklenmedik halk birlikteliklerini yok etmesi. Sosyal politikalarının tamamının muhattabını aile olarak kuran, “halk” kategorisini silerek “aile” kategorisi ile ikame ettiren AKP’nin kurduğu düzende devlet ve birey arasındaki tek toplumsal yapı aile olarak hayal ediliyor. Devlet ve millet hiç olmadığı kadar üst üste bindirilmiş durumda. Yaşamın tüm alanları hane, vatan ve mülkten ibaret.

Oysa halk radikal bir siyasi tahayyüldür. Halk eyler, hatırlar, isyan eder, hesap sorar, talep eder ve hayal kurar. Mülke, vatana ve haneye sığmaz. Bu anlamıyla hakikaten de millete karşıt bir siyasi icra biçimidir halk olmak. Ondandır ki Gezi isyanı hepimizde Kürtler’den, Ermeniler’den, Lazlar’dan sonra belki Türk’lerin de halklaşabileceği üzerine bir umut doğurdu.

***

Cumartesi baskından önce çoğu örgüt Park’ı terk etme eğilimindeydi. Halk karşı koydu ve kolektif aklını kullandı. Gerçekten de eylem kendiliğinden bitseydi, devletin “sözde” geri adımını kabul ederek kendiliğinde parktan çekilinseydi bu hareket devletin ufuk alanına geri dönmüş olurdu. Oysa devletsiz alanda kolektif aklın ve beklenmedik tanışıklıkların öznesi olmuşlar için en kabul edilmezi işte bu seçenekti: Devletin dayatmış olduğu marjinal olmayan, aşırı uç olmayan, tadında bırakan, apolitik genç kategorisine teslim olarak evlere dönmek. Kimi zaman zafer yenilmektir. Nitekim o çok karanlık Pazar gecesinin ardından direncin yeniden kendine alanlar bulması, hevesle ve sevinçle başka parklarda yeniden kurulması bundandır.

Sanırım böyle bir yazının gelecekle ilgili de bir kaç şey söylemesi gerekir. Gezi Parkı’ndan büyük bir muhalefet hareketi çıkar mı örneğin? Açıkçası kestirmek zor. Bu halk hareketinin nasıl bir örgütlülükle yola devam edeceği, kendini yeniden üretip üretemeyeceğini, bekleyip göreceğiz. Ancak benim bugün itibarıyla altını çizmeye çalıştığım şey farklı. Yasayla netametli ilişkisi olan büyük halk hareketlenmelerinin tamamı gibi, Gezi Parkı da önemli hakikatleri ortaya çıkardı. Özgürlük, güzellik ve dostluk arasındaki ilişkiyi. Kolektif aklın sağduyusunu. Neoliberalizmin kötücüllüğünü.

Barış Süreci başladığında özgür, muhalif ve adil bir barışın tesisinin büyük bir mücadele gerektirdiğini söylemiştik. Neoliberal devlet için barış süreci egemenlik ilişkilerini hafiften değiştirerek şiddeti ve yasayı tekrar tekeline alma, tarihi biraz dönüştürüp tekrar tekilleştirme umudunu içerir. Barış sürecinde muğlaklaşmış alanlar tekrar mülkleştirilmeye, vatanlaştırılmaya ve haneleştirilmeye çalışılır. Oysa direnenler için barış, tam tersine tüm alanları sivil bir militanlıkla baştan başa eyleyiş alanlarına çevirmektir. Gezi direnişi işte barış sürecinin mümkün kıldığı böyle bir andı. Ondan dolayı da iktidar tarafından kendi barış sürecine karşı olarak algılandı.

Son sözümü meydandan alıntılayacağım iki yazılmayla söyleyeyim: Kahrolsun Bağzı Şeyler ve Devrim Sana Göz Kırptı.

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir