Bu suça ortak olmayacağız, bizim için bir varoluş sözüydü

Sendika.Org

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladıkları için doğrudan hükümet tarafından hedef gösterilen, tutuklanan, soruşturmalar açılan, işten atılan akademisyenlerin mücadelesi büyüyerek devam ediyor. Barış için Akademisyenler, tutuklu meslektaşlarının 22 Nisan’daki ilk duruşmasına hazırlanıyor.

Bildirinin imzacılarından, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ ile “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini ortaya çıkaran koşullar ve hükümetin savaş politikaları, barış mücadelesinin anlamı ve özneleri üzerine konuştuk.

Nazan Üstündağ, barış bildirisinin imzacılar açısından ne anlam ifade ettiğini şu sözlerle açıklıyor: “Biz eğer ‘Bu suça ortak olmuyoruz’ demeseydik bundan sonra söyleyecek hiçbir sözümüz olmayacak ve özne olarak artık var olamayacaktık. Bizim için bir varoluş sözüydü bu. İsrailliler siz de ortak olmayın, Amerikalılar siz de olmayın, Türkiye’deki kesimler siz de olmayın… ‘Bu operasyonlar bizim adımıza yapılıyor fakat bu operasyonlar suç barındırıyor ve biz bu suça ortak olmayı kabul etmiyoruz’ sözünü söylemekti”.

Ülkede aylardır sürmekte olan savaş atmosferinin içinde barış mücadelesini Türkiye’de ve bütün dünyada yok edilmeye çalışılan bir öznenin hayatta kalma çabası ve bir özgürlük mücadelesi olarak değerlendiren Üstündağ, barış mücadelesinin günümüz koşulları altındaki anlamını şöyle açıklıyor: “Eskisinden çok çok daha önemli. Çünkü hepimizi çok daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü artık ‘insanlar ölmesi’ demenin ötesinde, tabi ki insanlar ölmesin ama bizim onurlu, haysiyetli, birbirini düşünen, birbiriyle ilişkilerini bilen özneler olarak kalabilmemizin mücadelesini veriyoruz. Çünkü bizim öznelliğimizi yok etmek istiyorlar. Bizim bir daha asla var olmamamızı ve kendi kendimizi yeniden üretmememizi istiyorlar.”

İktidarın Kürt illerinde sürdürdüğü savaşın çok büyük bir zehir olduğunu söyleyen Üstündağ, böyle bir savaşın “kim haklı, kim ne istiyor”un ötesinde ontolojik bir savaş olduğunu belirterek Meral Camcı’nın tutuklanmadan önce yazmış olduğu mektubun önemine dikkat çekiyor: “Bu ontolojik savaş içerisinde hepimiz için kendinizi, ilişkilerinizi ısrar ve onurla yeniden icra etmek dışında seçenekler de daralıyor.

Bu nedenle Meral Camcı’nın mektubu beni çok etkiledi. Birçok soruya o mektuplar sayesinde cevaplar buldum. Çünkü en samimi ilişkinizin, kendinizle kendinizin ilişkisi, bir halkın kutsalla olan ilişkisi, toprakla olan ilişkisi, kendi vücuduyla, yakınlarıyla, eviyle olan ilişkisi imha ediliyor ve zehirleniyor. Bu bilgi bir daha nasıl unutulacak ya da bu bilgi ile ne yapılabilinir? Meral bunun cevabını kendi öznellik durumunu tekrar yeniden değerlendirerke ve kararlı bir biçimde tahkim ederek verdi.”

Sendika.Org’un soruları ve Nazan Üstündağ’ın yanıtları:

Sendika.Org: Merhaba, Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmuyoruz” dediği ve iktidar tarafından hedefe alındığı sürece gelmeden önce; Türkiye’de uzun yıllar süren çatışma sürecinin ardından 2013’te iktidarın sorunun çözümü iddiasıyla Kürt hareketi ile masaya oturduğu süreç nasıl gelişti?

Nazan Üstündağ: Türkiye’de 2013’te başlayan barış süreci büyük bir hazırlığın ve büyük bir mücadelenin sonucunda gelmiştir, bunun altını çizmek önemli. O dönemde başlayan barış süreci birdenbire ve hiç yoktan ortaya çıkmış bir süreç değildir. Hiç yoktan da bozulmuş bir süreç değildir. Bunun için 90’ların ortasından beri süren bir mücadele vardır.

Bir yandan Kürt halkının barış talebini gittikçe daha fazla yükseltmesi ve barış talebi etrafında örgütlenmesi ile kazanılmıştı 2013’te girilen süreç. Bir yandan ise Türkiye’nin de barışa duyduğu ihtiyacın artması sonucu daha fazla örgütlenmeye başlaması ile gelişen bir süreçti. Ben kendimi bildim bileli, yani üniversitedeyken 90’lı yıllarda Kürt halkının taleplerini tanıyan bir barışın tesis edilmesi için özellikle kadınlar, Kürt toplumu, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının ve Türkiye sosyalist hareketinin bir kısmı zaten mücadele veriyorlardı. Ancak 2010’lardan sonra bu daha geniş kesimleri içine alan ve ortak payda da birleşebilen bir mücadeleye evrildi.

2013’e gelmeden önce, 2008’de bilindiği gibi Türkiye devleti Oslo’da MİT aracılığı ile PKK temsilcileriyle görüşmüş ancak o süreç hala tam olarak bilmediğimiz sebeplerle bitmiş ve yeni bır süreç başlamıştı. Yeni başlayan süreçte Kürt siyasi hareketi tarafından üç aşamalı eylemsellikler gerçekleşti.

İlki 2010-2011 yıllarında Newroz’ları da kapsayan “büyük serhıldanlar”dı. Diyarbakır, Van, Hakkari, Mardin ve Şırnak gibi kentlerde düzenlenen büyük mitinglerle birlikte gerçekleşen büyük halk ayaklanmalarıydı bunlar. İkincisi serhıldanların sonrasında yaz aylarında PKK’nin strateji değiştirmesi ile birlikte özellikle Yüksekova bölgesinde daha çok alan kazanmaya yönelik bölgesel bir savaş başlatmasıydı. Süreci başlatan önemli eylemlerden üçüncüsü ise 2012 yılının eylül ayında binlerce tutsağın gerçekleştirdiği büyük açlık greviydi. Bu açlık grevi örgütlenmesi ve sonucu itibarı ile başarılı bir açlık greviydi ve amacına da ulaştı.

Bunların arından 2013 yılında barış süreci konuşulmaya başlandı. Bunun altını bir kez daha çizmek gerekir. Belki görülmeyen ve yeterince anlaşılmayan şey şuydu ki; barış süreci büyük bir mücadeledir. Nasıl ki barışın gelmesi için büyük bir mücadele verildiyse, barış sürecinin de halkların lehine sonuçlanması büyük mücadele gerektirir.

Türkiye’deki barış sürecinin benzerleri dünyada da yaşandı. Bu çözüm süreçlerini ve çatışmaları güncel koşullar üzerinden nasıl değerlendirmek gerekir?

90’lı yıllardan beri dünyanın birçok yerinde yaklaşık 118’e yakın barış süreci başladı ve birçoğu devam ediyor. Dünya halkları olarak bu barış süreçlerinden kazandığımız deneyim şunu gösteriyordu ki, barış süreci de çok çok büyük bir mücadele. Ancak kazanım elde etmek için başka yöntemler geliştirmeniz gerektiriyor. Yani artık silah belki bir yöntem olmaktan çıkıyor ya da daha kısıtlanıyor. Ama önemlisi barış alanının ezilenler lehine evrilmesinin yıllar süren bir mücadele süreci olduğunu da gösteriyor bu deneyimler.

Bu gerçeği belki yeterince hiç kimse içselleştiremedi. Daha sonra ama HDP çevresinde bu mücadele kurulmaya, kurgulanmaya başlandı. Ve HDP’nin ilk seçimde yüzde 13 oy almasında da aslında barış isteyenlerin ve barış için mücadele etmek isteyenlerin, yani barışı sabit bir son olarak değil de bir mücadele alanı olarak görenlerin HDP çevresinde giderek daha fazla örgütlendiğini gördük. Ve büyük de bir başarı kazanıldı.

Ama bundan sonra Suriye’deki gelişmeler, Türkiye’deki gelişmeler, AKP’nin çeşitli hırsları, Erdoğan’nın planları; aynı zamanda belki Kürt özgürlük hareketinin Ortadoğu’daki birtakım politikaları bizi bugüne getirdi. Bugün çok farklı bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye’deki barış döneminin başlamasıyla dünyada savaş dönemim başlamasının denk gelmesi gibi ilginç bir süreç yaşandı. 2013 yılı dünyada barışın neredeyse imkansızlaştığı, barış süreçlerinin neredeyse topyekun olarak iflas ettiğinin anlaşıldığı ve barıştan çok savaşın konuşulmaya başlandığı bir dönem oldu. 2013 diğer yandan Arap Baharı’nın kısmen yenilgiye uğrayarak, devletlerin kendini yeniden tahkim ettiği, iktidar sahibi sınıfların kendini bir iç savaş ve güvenlik rejimine dönüştürme tarihinin de başlangıcı.

Bu nedenle bugün geldiğimiz durumda, şu andaki çatışmayı eskisi gibi değerlendirmek kolay değil. Yani çatışmayı, “barış sürecinin içinde bir durak” ve “barış süreci tekrar başlayacak” şeklinde değerlendirmek kolay değil; çünkü dünyada büyük bir paradigma değişikliğinin tam ortasında duruyor Türkiye’deki savaş. Değişikliği de yok eden, savaşı yaygınlaştıran, iç savaşları çoğaltan, devletlerin örgütleştiği, örgütlerin devletleştiği yepyeni bir paradigma içerisindeyiz. Ondan dolayı da zaten hepimiz bu paradigmayı, bu durumu anlamaya çalışarak yeniden konumlandırıyoruz kendimizi.

Bir kırılma dönemi olarak tarif ettiğiniz 2013’ten bu yana mücadele, kavramları da değiştirdi mi?

Barış mücadelesi ile özgürlük mücadelesi eş olmaya başladı. Çünkü bütün devletler savaş isterken halkların “barış istiyoruz” demesi, aynı zamanda devletlere karşı bir özgürlük isyanı da oluyor. Bu anlamı ile barış demenin anlamı da değişti. O nedenle iki tarafa eşit mesafeli bir barıştan daha çok, özgürlüğün yanından yer alan barış sözlerinin de arttığını görüyoruz.

Bu yeni koşulları ve anlamı içinde barış mücadelesinin özneleri kimdir?

Ben barış mücadelesini, çatışmasızlık ve çatışmasızlıktan sonra da bu dönemde yeni mücadele araçlarının geliştirmesi olarak görüyordum. Barış dediğimiz süreç, bir şekilde herkesin çatışmasızlık durumunu kabul etmesi ve çatışmasızlık halini yaratması. Ve bu çatışmasızlık durumunu yarattıktan sonra da birbirleriyle mücadele edecek yeni araçları geliştirmesiydi. Ancak şimdi barış mücadelesi daha farklı bir durum haline geldi, barış demenin kendisi politik olmaya başladı çünkü.

Şu anda en azından gördüğüm barış mücadelesi, Türkiye’de ve bütün dünyada yok edilmeye çalışılan bir öznenin hayatta kalma çabası. O nedenle de özgürlük mücadelesi olarak görüyorum. Eskisinden çok çok daha önemli. Çünkü hepimizi çok daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü artık “insanlar ölmesin” demenin ötesinde, tabi ki insanlar ölmesin ama bizim onurlu, haysiyetli, birbirini düşünen, birbiriyle ilişkilerini bilen özneler olarak kalabilmemizin mücadelesini veriyoruz. Çünkü bizim öznelliğimizi yok etmek istiyorlar. Bizim bir daha asla var olmamamızı ve kendi kendimizi yeniden üretmememizi istiyorlar.

Barış demek o yüzden şu anda benim için bir özgürlük mücadelesidir. Bu anlamıyla da Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile yakından ilgilidir. Aynı sözleri söylemez, tamamıyla aynı yerde duramaz, aynı riskleri alamaz olabiliriz ama bu paradigma içerisinden bakarsak biz hepimiz artık var olma mücadelesi veriyoruz. Toplu siyasi soykırım, siyasi bile demeyeyim gündelik soykırım, yani var olmamıza yöneltilen tehditlere karşı onurlu ve dayanışmacı bir şekilde kendi öznelliğimizi yeniden üretebilme çabası içerisindeyiz.

AKP’nin barış projesinin ayrıştığı nokta neresiydi?

AKP’nin kendine göre bir barış isteği vardı, Kürt hareketinin başka bir tarifi ve isteği vardı. Ve bizim bütün isteğimiz ve dileğimiz bu iki birbirine tamamen zıt dünya görüşünün birbirleriyle silah kullanmadan mücadele edebilme şartlarının sağlanmasıydı. Böylelikle sivil olanların da mücadeleye katkı sunabilmesi, katılabilmesiydi. Çünkü silahlar bu kadar yoğun bir şekilde ortaya çıktığı zaman haliyle birçok aktör sahneden düşmek zorunda kalıyor. Silahsız bir mücadele alanının tesis edilmesi için de hep mekanizmalar önerdik; izleme heyetinin kurulması, arabuluculuk mekanizmasının kurulması, kadınların tanıklığı, müzakerelerin şeffaf yürütülmesi, Öcalan’ın tecritinin kalkması, İmralı’nın ziyarete açılması, Kürt hareketi ile Öcalan’ın ilişkisini sağlanması, Anayasa’da ifade özgürlüğünün tam tesisinde vatandaşlık tanımına kadar birçok şeyin tartışılabileceği platformların yaratılabilmesiydi amaç.

Ama AKP böyle bir mücadelede istediklerini elde edemediğini gördüğü anda yeniden savaşı yükseltmeyi tercih etti. Kürt hareketinin de bu savaşın ortaya çıkmasında rolü var, tamamıyla sıfır olarak tanımlanamaz. Ama meselenin temeline sosyolojik ve siyaset bilimi çerçevesinde bakacak olursak, Türkiye’de silahsız bir mücadelenin mümkün olabileceği bir zeminin inşa edildiğini gören egemenlerin bu zemini topyekun imhası ile karşı karşıyayız.

Barış sürecinin ortadan kalktığı, doğrudan iktidar tarafından savaşın yeniden başlatıldığı süreçte, Barış için Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” diyerek başlattığı kampanya barış mücadelesinin neresinde duruyor sizce?

 Öncelikle o dönemi hatırlamak lazım. O dönemde korkunç bir şekilde Kürt halkına yöneltilmiş bir yalnızlaştırma politikası vardı. Aynı zamanda Kürtler o dönemde bu yalnızlaşmayı sitemle, çağırıcı ve sesli bir biçimde dile getiriyordu. Diğer yandan HDP de oldukça pasifleştirilmişti ve pasifti. Yllardan beri Kürtlerle araştırmalar, bölge ziyaretleri, konferanslar, kongreler düzenleyen ve birlikte yeniden demokrasiyi, ekonomiyi, kadın özgürlüğünü düşünerek ve bunların içinde yer almış biz akademisyenler, Kürtlerin bizden tamamen kopartıldığı, tamamen yalnızlaştırıldığı ve bunu da ifade ettikleri, buna karşı HDP’nin kendi içinden bir cevabın ortaya çıkamadığı bir dönemde şunu düşündük açıkçası: İsrailli akademisyenlerden biz ne bekledik Filistin işgal edilirken? Amerikalı akademisyenlerden ne bekledik Irak işgal edilirken?

Biz eğer “Bu suça ortak olmuyoruz” demeseydik bundan sonra söyleyecek hiçbir sözümüz olmayacak ve özne olarak artık var olamayacaktık. Bizim için bir varoluş sözüydü bu. İsrailliler siz de ortak olmayın, Amerikalılar siz de olmayın, Türkiye’deki kesimler siz de olmayın… “Bu operasyonlar bizim adımıza yapılıyor fakat bu operasyonlar suç barındırıyor ve biz bu suça ortak olmayı kabul etmiyoruz” sözünü söylemekti.

Onun dışında mümkün olduğu kadar da hukuki bir metindi imzaya açtığımız. Uluslararası hukuku, Türkiye Anayasası’nı ve hukukunu işe çağıran bir metindi çünkü hukukun da yok olduğu bir dönemden geçiyoruz. Barış süreci boyunca, 2013’ten 2015’e kadar izleme heyetleri, akil insanlarla toplantılar, barış için kadınlar ve başka barış çalışmaları içinde yer alan, görev almak isteyen, göreve hazır olan bir dolu akademisyenin oluşturduğu bir ağ Barış için Akademisyenler. Tekrar o yüzden göreve hazır olduğumuzu hatırlatan bir metindi.

Peki Barış için Akademisyenler nasıl bir araya geldi, yarattığı etki ne idi?

 Barış için Akademisyenler’i, 2012 yılında “Açlık grevinin talepleri bizim de taleplerimizdir” diyerek ortaya çıkmış bir imza metni ve o imza metni dışında bu fikri tam olarak benimsemese de barış talebi olan akademisyenlerin internet üzerinden özellikle komünikasyonunu sağlayan bir ağ olarak düşünebilirsiniz. Daha sonra hep beraber bir web sitesi kurduk çünkü o dönem barış sürecine dair çokça yazılar yazılıyordu. Dünya örneklerini inceleyen yazılar yazılıyordu, biz de web sitesine koyuyorduk. Akil insanlarla toplantı yaptık. Çeşitli paneller, seminerler oldu. O sırada buna emek veren kişiler Barış için Akademisyenler adı altında buluşuyordu.

“Bu suça ortak olmayacağız” metni de yine böyle ortaya çıkmış bir metindi. Ancak imzacı olan 1128 akademisyenin tamamı daha önce bu faaliyetlere katılmış akademisyenler değildi. Çok farklı akademisyenler bu metne imza attı ve herkes her konuda aynı da düşünmüyordu. Ama bu metin Kürt halkının yaşadıklarına bir cevaptı ve 3-4 gün içinde çok daha fazla insan metne sahip çıktı. Bence en önemli mesele, Türkiye’de çok önemli bir kesim Kürt halkının çağrısına cevap vermek istiyordu, bunun yolunu ve metodunu bulamıyordu. Bu imza metni böyle metot oldu.

Akademisyenlerin iktidar tarafından doğrudan hedef alınmasının, bu kadar büyük bir saldırıyla karşılaşmasının sebebi bahsettiğiniz gibi savaşa karşı çağrının ve barış talebinin karşılık bulması korkusu muydu?

 Evet, çünkü bir hakikat metniydi bu, bir hakikati söylüyordu. Ve o sırada bu hakikati Türkiye tarafından bu kadar kesin söyleyen hiç kimse yoktu. Bu hakikatin çevresinde toplanılabileceğine dair bir korku oldu. Bunun dışında bu hakikatin bütün perdeyi yırtıp kendini gösterebilmesi dahi kabul edilemez bir şeymiş demek ki. Yoksa biz bu metnin böyle bir tepki göreceğini düşünmüyorduk. Hatta ardından imza verenlerin sayısı iki binlere çıktı çünkü insanlar imza metninin etkisiz bir yol olduğunu düşündüğü için imzalamamıştı bile. Birdenbire imza metnin metot olabildiğini görür görmez yüzlerce imza yağmaya başladı. Demek ki insanların bu hakikati söyleyen tarafta olmaya ihtiyacı vardı.

Barış için Akademisyenler’in barış mücadelesi bu süreçten sonra aslında akademisyenlerle dayanışma ağına dönüştü. Hakikaten iktidar bu yolla tekrar Kürt halkını izole etmeyi başardı, eğer bunu hedefliyorduysa. Çünkü artık biz bir taraftan kendi mahkemelerimizle, soruşturmalarla uğraşmaktan Kürt’lere karşı yürütülen savaşa karşı söz yükseltmek konusunda fazla adım atamıyoruz. Daha çok dayanışıyoruz birbirimizle. Belki şöyle bir getirisi var bunun uluslararası ağlarla da dayanışıyoruz. Türkiye’de olan bitenin daha fazla uluslararası alanda konuşulmasına hizmet ediyor dayanışmamız. Türkiye’deki muhaliflerin birlikte hareket edebilmesine hizmet ediyor. Görüyorsunuz “Özgürlük Nöbetleri”ne çok fazla insan katılıyor. Barış için Akademisyenler Türkiye’de susmamanın ve belli bir özne biçiminin yok edilmemesi için mücadelenin sembolü haline geldi.

Barış için Kadın Girişimi’nin yıllardır sürdürdüğü de kadınların bu öznelliği bırakmaması ve kadınca bir özgürlük ve barış talebinin örülmesi mücadelesiydi. Kadınlar, akademisyenler, gazeteciler birbirlerimizle dayanışarak kendi alanlarımızı var etme ve genişletme mücadelesi vermek dışında şu anda bir şey yapamıyoruz. Barış için Kadın Girişimi’nin tabi Sur ve Cizre’ye gidişleri ve bizlerin de nöbetlere katılma hali var. Ama bir sonraki adım? Bu adımı atmakta Barış için Akademisyenler olarak tutuğuz haliyle çünkü birbirimizle dayanışmak, arkadaşlarımızı hapishaneden çıkarmak ve öğrencilerimizi korumak önceliğimiz haline geldi. Bundan sonrasında atılacak adımın ne olacağının henüz cevabı yok.

Ancak önemli bir hareket yarattı Barış için Akademisyenler. İşte bunun arkasından Barış için Herkes oldu. Onlara da çok fazla görev düşüyor. Barış için Akademisyenler’in bu dayanışmayı sürdürürken barış talebini sürekli gündemde tutmaları çok önemli, Türkiye’de hala bu özneyi tutabilmeleri için önemli.

Bir sonraki adımı öngörememenin, iktidarın sınırsız şiddetiyle bir ilgisi var gibi, öyle mi?

Tabi ki. Düşünün işte; işini kaybedenler var, evini terk etmek zorunda kalanlar var, hapishanede arkadaşlarımız var. Yani bir sonraki adımın kimi ne kadar tehlikeye sokacağına dair de sürekli tartışma var.

Yine hepimiz birbirinden farklı olduğu için 2212 kişinin aynı suçla itham edildiği bir ortamda yeniden 2212 kişilik sözü yaratmak kolay değil. Ancak şu anda dayanışma mücadelesinin Türkiye’de yeni bir alan açtığını düşünüyorum. Devlet bir hamle yapıyor ve o hamlenin sizi getirdiği noktada tekrar kendinizi tanımlamanız gerekiyor. Ve o kendinizi tekrar tanımlamada dayanışma öne çıkıyor.

Diğer yandan Kürt illerinde yaşananlar, çok çok büyük bir zehir. Bütün bu zamanlar geçtikten sonra bir daha hiçbir şey aynı olmayacak mesela. Bambaşka bir şey yaşıyoruz. İnsanların kendileriyle olan ilişkilerinin zedelendiği, insanların evrenle olan ilişkilerinin zedelendiği, politikayla değil yani. İnsanların var oluşuyla ilişkilerinin zehirlediği, kadınların cinselliği ile ilişkilerinin zedelendiği, yok edilmeye çalışıldığı, mahvedilmeye çalışıldığı; vajinaya kurşun sıkmalar, meme kesmeler, böyle bir savaş bu. Politik mevzunun ötesinde “kim haklı, kim ne istiyor”un çok ötesinde yaşanan ontolojik bir savaş bu ve ne yazık ki dünyanın her yerinde savaşlar artık ontolojik olarak sürüyor. Bu ontolojik savaş içerisinde hepimiz için kendinizi, ilişkilerinizi ısrar ve onurla yeniden icra etmek dışında seçenekler de daralıyor.

Bu nedenle Meral Camcı’nın mektubu beni çok etkiledi. Birçok soruya o mektuplar sayesinde cevaplar buldum. Çünkü en samimi ilişkinizin, kendinizle kendinizin ilişkisi, bir halkın kutsalla olan ilişkisi, toprakla olan ilişkisi, kendi vücuduyla, yakınlarıyla, eviyle olan ilişkisi imha ediliyor ve zehirleniyor. Bu bilgi bir daha nasıl unutulacak ya da bu bilgi ile ne yapılabilinir? Meral bunun cevabını kendi öznellik durumunu tekrar yeniden değerlendirerke ve kararlı bir biçimde tahkim ederek verdi.

Şu anki sorulara cevap bulmak çok zor ve burada o yüzden onurlu, kendinize saygılı var olabilme mücadelesini veriyorsunuz. Bunu bazen dayanışma ile, bazen Sur ve Cizre’ye giderek evlerin yapılması mücadelesine katılarak, bazen hukukla, bazen Diyarbakır’daki bir arkadaşınıza telefon açarak veriyoruz ve biz “batıdakiler” böyle bir varoluş mücadelesi veriyoruz. Kürt halkı tabi ki daha üst düzeyde bir mücadele veriyor ama bizim de mücadelemiz bu.

Söyleşi: Aylin Kaplan

Comments

No comments yet. Why don’t you start the discussion?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir